BURADA YER ALAN
BAZI İFADELERİN
görmüş bulunuyoruz.
verilecektir.
BURADA YER ALAN
BAZI İFADELERİN
görmüş bulunuyoruz.
verilecektir.
MEHMED
ZÂHİD
KOTKU
(RH.A)
HAZRETLERİ'NİN
SİYASÎ
GÖRÜŞLERİ
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)
Hazretleri, yakın dönemde ülkemizin siyasî hayatını etkilemiş bir alim ve şeyh
olarak, İslâmî kesim dışındaki çevrelerin de dikkatini üzerine çekmiş bir isimdir.
Bununla birlikte siyaset onun asıl meşguliyet alanı değildir ve Mehmed Zâhid
Kotku (Rh.A) denilince akla gelen ilk kavram, bu sempozyumun isminde de olduğu
gibi tasavvuftur. Kendisi geleneksel bir eğitim almış ve asıl kişiliğini
Osmanlı döneminde kazanmıştır.
Onun bu özellikleri,
siyasi görüşleri konu edinildiğinde, yanlış birtakım kanaatlerin zemini olmaya
son derece elverişlidir. Çünkü, günümüzde birtakım kategoriler ve etiketler
revaçta bulunuyorlar ve bunlar şahıslara teşmil edilmiş durumdalar. Bu kategorileri
ve etiketleri, gelenekçi İslâm–yenilikçi İslâm, siyasal İslâm–kültürel
İslâm, elitist İslâm–popülist İslâm, sivil İslâm–resmi İslâm gibi
ayrımlarda görmekteyiz. Bu kategoriler ve oluşturulan kavramsal çerçeveler
gerçekte Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hazretleri gibi zatlar sözkonusu olduğunda
yanıltıcı olmaktadır.
Neden yanıltıcı oldığunu
anlamak için İslâm siyaset düşüncesinin temellerine bakmak gerekir. İslâm
siyaset düşüncesinin tarih içindeki gelişimine bakıldığında, siyasî görüşlerin
mezheplere göre farklılıklar taşıdığını ve esasen bu mezheplerin oluşumunun
yaşanan siyasî olaylarla çok yakın ilgisi olduğunu görüyoruz. Özellikle Ehl-i
sünnet dışında kalan mezheblere bakıldığında, bunların siyasî olaylara
gösterilen farklı tepkilerin Kur'an ve Sünnet'e dayandırılma çabasıyla
oluştuğunu görmekteyiz. Ehl-i Sünnet'in ise, Mürcie gibi mevcut iktidarı
meşrulaştırmaya çalışmaktan da, Haricîler ve Şia ölçüsünde kemikleşmiş bir
düşmanlık ve muhalefetten de kaçındığını görüyoruz. Ehl-i Sünnet, siyasi görüşünü
oluştururken, yaşanan siyasî çatışmaların duygusal olarak etkisinde kalmamaya
özen göstermiştir.
Hicrî ilk asırlarda
yaşanan olayların, siyasî düşüncelerin şekillenmesinde belirleyici öğe oluşuna
benzer şekilde, son iki asırdır İslâm dünyasının Batı karşısında yaşadığı
siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel başarısızlıklar, müslümanların siyasî
görüşlerinde birtakım değişmelerin yaşanmasına yol açmıştır. Günümüzde Ehl-i
Sünnet ve Şia gibi ümmetin bütün tarihini kapsayan ayırımlara itibar etmeyen,
öte yandan gelenekçi–yenilikçi gibi ayrımları daha bir belirleyici gören
yaklaşımlar türemiştir. Bu gelişme son derece tabiîdir. Çünkü, uzak geçmişte
yaşandığı gibi, ortaya çıkan siyasî tablo, siyasî görüşlerin oluşumunda
belirleyici olmaktadır. İnsanlar, yaşanan olayların etkisinde kalarak önce bir
siyasî görüşler bütünü oluşturmakta, sonra da buna Kur'an ve Sünnet'ten
dayanaklar aramaktadırlar.
Yakın tarihte bir mağlub
sıfatıyla Batı'yla tanışan İslâm dünyasında ortaya çıkan ve, modernist ve
yenilikçi diye adlandırılan hareketler böylesi bir gelişmenin bir ürünü
Batı karşısında yaşanan
başarısızlığın bir sonucu olarak oluşan bu akımlar İslâm dünyasında klasik
mezheplere bağlı olarak devam
Yenilikçi–gelenekçi gibi
kategoriler, kendilerini bu kategoriler içinde tanımlayan modernist akımları
tanımak için uygun bir araç olabilir, ama, biraz önce de belirttiğimiz gibi
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hazretleri gibi alimler sözkonusu olduğunda, bu ayrım
bilgilerimizi kısıtlayıcıdır. Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) zaten bu ayrıma
yabancıdır. Onun için, yenilikçi olmak ya da gelenekçi veya gelenekselci olmak
tartışmaya değen bir konu değildir ve esasında bu kavramları kullanmaz da...
Onun siyasî düşüncelerini
anlamaya çalışırken aydınlatıcı olacak noktalardan biri, fikirlerinin hadis
temelli oluşudur. Hayatı boyunca düzenli olarak Ramuzü'l Ehâdîs dersleri
vermiştir ve kitaplarında başka hadîs külliyatlarından da çok yoğun biçimde
badîs nakletmiştir. Onun hadîslerle olan ilgisinin boyutları kitaplarının
muhtevası kadar, adlarından da anlaşılabilir: Eserlerinden birisinin adı "Hadislerle
Nasihatler"dir. Bir diğer kitabı, "Hadislerle İlim"
altbaşlığını taşır. Siyasî görüşlerini de çoğu kez, konuyla ilgili hadîsleri
açıklarken dile getirir. Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)'in söylemiyle, geleneği
sorgulamaktan ve kaynaklara dönüşten söz edenlerin söylemi arasında özde hiç
bir ortak nokta bulunmamasına rağmen, o, kaynaklara yönelmiş bir alimdi. İslâmî
bilgilerin öğrenilmesi konusunda şunları yazmıştır:
"Bunlar Türkçe
kitaplardan öğrenilebilirse de Arapça'yı güzelce öğrenip Kur'an-ı
Azimüşşan'dan, hadîs-i nebevîlerden ve fıkıh kitaplarından doğrudan doğruya
öğrenmek daha evlâdır. Suyu menbaından içmek başka ve bir de onu şişelerden
alıp içmek başkadır." [1]
Mehmed Zâhid Kotku
(Rh.A)'in siyasî görüşlerini değerlendirirken bize ışık tutacak ikinci önemli
nokta şudur: O, siyasî görüşlerini, belli bir bütün olarak kaleme almadığı
gibi, tartışılagelen siyasî görüşlerin tenkidi mahiyetinde de yazmamıştır. Bu
yüzden, konuyla ilgili görüşleri, müşahhas olaylar hakkında yaptığı
değerlendirmeler olarak kendini göstermektedir. Onuın ilgi alanını kelime ve
kavramlar değil, yaşanan hayat oluşturmaktadır. Bu yüzden Mehmed Zâhid Kotku
(Rh.A) demokrasi, cumhuriyet, saltanat, laiklik gibi kavramların muhtevalarını
tartışmaz. Bunun bir istisnası vardır, o da hilâfet kavramı...
Hilâfet kavramı etrafında
yazdıkları, onun neden gelenekçi, yenilikçi gibi bir ayırımın konusu
olamayacağını da ortaya koymaktadır. Gelenekçi olmanın işaretlerinden biri
olarak genellikle, geçmişi sorgulamamak gösterilmektedir. Yenilikçi olduklarını
söyleyenlerin yöntem olarak seçtikleri seçmecilik de buna işaret etmektedir.
Yani gelenek olarak kendini gösteren birikimi sorgulayıp, beğendikleri
unsurları kabullenmeyi yöntem olarak seçmişlerdir.
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)
için geleneğin bütünüyle kabulü sözkonusu değildir. Hilâfet kavramı
çerçevesinde şunları yazmıştır:
“Zavallı Sultan Selim!
Mısır'ı zaptedip, hilâfeti alıncaya kadar kimbilir ne kadar can, mal telef
olmuş; bunun hesabını kimbilir nasıl ödeyecek? Halbuki asıl hilâfet ulemâ-i
kirâmın hakkıdır. Halife olup da saltanat sarayında oturup çalım satmak, “Ben
de halife-i müslimînim!” diye övünmek, herhalde doğru bir şey değildir. Halife-i
müslimînim der, öte tarafta Avrupa'nın kanunlarını alır, giyim tarzını alır;
süs, saltanat ve israfa boğulan koca koca sarayları yaptırır. İçinde de enva-i
çeşit günahlarla; nadide, güzel, kibar saray hanımları, cariyeleri,
hizmetkârları... Acaba bunların hangisi halifeye ve hilâfete yakışır?..
Halife demek,
Peygamber’in eşyasına sahip olmak demek değildir. Belki onun yaşayış ve
harekâtını benimsemek ve sonra da buyurduğu sünnet yolundan ayrılmamaktır.” [2]
Mehmed Zâhid Kotku
(Rh.A)’e göre, Raşid Halifeler dönemi, hilafet-i hakîki'nin yürürlükte olduğu
dönemdir. Konuyla ilgili olarak şunları yazmıştır:
“Hilafetleri altı sene
olmakla, hilafet emri Hazret-i Ali Efendimiz'le hitam bulmuştur. 2 sene 4 ay
Hazret-i Ebu Bekir, 10 sene Hazret-i Ömer, 12 sene Hazret-i Osman, 6 sene de
İmam Ali, toplam 30 sene 4 aydır ki; 'Benden sonra hilafet 30 senedir' hadîs-i
şerîfi ile hilâfet-i hakîkî tamam olmuştur. Ondan sonraki Emeviyye, Abbasiyye
ve Osmaniye hilâfetleri, hilâfet-i kâmile ve hakîkiyyeye hamledilmiştir.” [3]
Konuyla ilgili olarak
yine şunları yazmıştır:
“Bu hilafet İslâm
ulemasının hakkı iken, ipin ucunu kaçırmışlar ve idareleri güçlü kuvvetlilerin
ellerine bırakmışlar.” [4]
Bütün bunlar O'nun, Aziz
Mahmud Hüdai Hazretleri'nden yaptığı çok uzun bir iktibasta yer alan şu ifadeyi
benimsediğini göstermektedir:
“Hakikatte ulül-emr
mürşid-i kâmildir.” [5]
Mehmed Zâhid Kotku
(Rh.A)’in görüşler bütününü ele alırken, gözönünde tutmamız gereken bir başka
temel nokta, onun asıl vurgusunun ahlâk üzerinde oluşudur. Daha önce sözünü
ertiğimiz ve günümüzde bazı çevrelerde revaç gören kategoriler ise, seküler
bilimlerden ithal edilmiş oldukları için ahlâkî bir muhteva taşımazlar. O,
ahlâk olgusuna verdiği önemden dolayı, hilâfeti temsil noktasından eleştiriye
tabi tuttuğu Yavuz Sultan Selim'i, başka özellikleriyle övgüyle anar:
“Padişah [Yavuz Sultan
Selim] bazı memurların yanlış hareketlerine kızmış, bunlardan 150 tanesinin
idamına hükmetmiş. Zenbilli Ali Efendi, padişaha gidip hem nasihat eylemiş hem
de bu yüzelli kişiyi affettirmiş. Koca bir padişahın böyle tevazû gösterip,
şeyhülislamını kırmayışı ve aynı zamanda bu mücrimleri affedişi çok, hem de pek
çok takdire şâyandır. Bu da bize insanlık nümûnesidir. Muhterem zât Mekke-i
Mükerreme'yi fethettiği zamanda, hatip hutbesinde Yavuz Sultan Selim'i
[Hâkimü'l-Haremeyn diye] methederken "Hâdimü'l-Haremeyn, de!" diyerek
hatibi ikaz eylemiştir. [6]
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)
Hazretleri'nin siyasî görüşlerini anlamak için, göz önünde tutulması gereken
bir başka nokta, onun her zaman ideal olanı, daha doğrusu İslâm hukukuna uygun
olanı ortaya koymayı bir görev bilmesi, fakat fiilî [de facto] durumu da
dikkate alıyor oluşudur. Bu yüzden, hilâfet konusunda yazdıklarıyla dolaylı
olarak saltanatı benimsemediğini ortaya koymakla birlikte, yeri geldiğinde
olumlu yanlarıyla Osmanlı padişahlarını takdir etmektedir. Onun bu yönü, şu
ifadesinde kendisini daha açık olarak göstermektedir:
“Müslüman devletine,
milletine ve işine sadıktır.”
Bu cümlenin devamı olarak
yazdıkları ise, o'nun, Batı'da belirli ekonomik, siyasî ve sosyal olayların bir
sonucu olarak ortaya çıkan demokrasinin kurum ve kurallarını benimsemediğini
gösterir:
“Müslüman devletine,
milletine ve işine sadıktır. Grev bilmez. İşine gelmiyorsa başka yerde iş arar.
Adamın fabrikasını kapatmağa, onun fabrikasını dağıtmağa kimin hakkı var?
Mutlaka istediğimi ya vereceksin veya senin fabrikan çalışmayacak. Davul,
zurna, burada grev var... Şimdiye kadar bunu hangi müslüman yapmış? Ama hakkı
verilmiyormuş... İş her yerde var... Ama bunu anlatmaya imkan yok.” [7]
Şüphesiz bu ifadeleri,
onun işçilere kıymet vermiyor oluşundan değil, Batı'daki işçi–işveren
münasebetlerinin bize aktarılmasını İslâm'la bağdaştırmamasından
kaynaklanmaktadır. Bunu, şu ifadeleri ortaya koymaktadır:
“İşte müslümanlığın
çökmesine en büyük amil, müslümanların hakiki müslüman olmayıp servet ve
bilgilerine mağrur olarak, fukara ve zuafanın, bahusus işçinin hakkına riayet
etmeyip, onlara İslamî ve insanî muamele yapmadıklarından dolayı; hem ahiret
saadetlerinden mahrum olurlar, hem de İslâmiyet'in çökmesine sebep
olduklarından, en büyük kabahat bunlara teveccüh eder.” [8]
Sendikalaşma ve grev
hakkı Batı demokrasilerinin vazgeçilmez kurum ve kuralını oluşturmaktadır.
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) demokrasi kavramını ve bunun muhtevasını değil,
yaşanan bir olay olarak müşahhas bir durumu tartışma konusu yapmaktadır. O'nun,
Batı'dan aktarılan kavramsal çerçeve ve modellere kıymet vermediğini, yaşanan
olayları kendi kavramsal modeli içinde değerlendirmeye tabi tuttuğunu
görmekteyiz.
Demokrasinin temel kuralı
olan seçim ve oy verme olgusuyla ilgili olarak yazdıkları, O'nun bu özelliğini
çok açık biçimde yansıtmaktadır:
“Muaviye RA da, ‘Bir kişi
rey sahibi olamaz, ta hilmi cehline galip olmadıkça...’ diyor. Demek ki,
hakikat-i re'yin yaşın on sekiz olmasıyla değil, aklın kemale gelmesiyle
gerçekleşmiş olacağını bildiriyorlar ki, pek mühimdir ve üzerinde durulmaya
değer. Daha sonra da şunları ilâve ediyor: ‘Sabrı da şehvetine galip gelmesi
gerekir.’ Tabii bu da pek kolay değildir, ilmindeki kuvvet ve kemale
vabestedir.
Şu halde re'y sahibi
demek, hilmi cehline, sabrı da şehvetine galip olan demektir ki, o da ancak
ulema-yı zevil ihtirama mahsustur. Bugünün re'yi, mâlum olduğu vechile on sekiz
veya yirmi yaşını dolduran kadın erkek her insana, gerek cahil, gerek alim,
gerek hasta, gerek ihtiyar, gerek sakat herkese şamildir. Halbuki bu
zavallıların çoğu, evinin idaresinden bile aciz, aklı hiç bir şeye ermeyen
kimselerdir. Kim nereye çekse o tarafa gitmeğe meyyal; hani akan suyun içindeki
ufak taş, kumların suyun önünde yuvarlandığı gibi, idarecilerin önünde
yuvarlanıp giderler ki, böylelerinin memleket için çok büyük zararlar îrâs
edeceğinden şüphe yoktur.” [9]
Ancak Mehmed Zâhid Kotku
(Rh.A) oy verme konusunda fiilî durumu da dikkate alır ve şunları yazar:
“Seçim zamanı
kullandığımız reyler bizim hangi tarafın adamı olduğumuzu açıkça
göstermektedir. Hiçbir müslüman açlıktan öleceğini bilse bile, bir Allahsıza,
bir dinsize, hir masona ve bir caniye katiyyen rey veremez ve onların tarafını
tercih edemez.” [l0]
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)
Hazretleri, oy konusuna yaklaşımı yanında, parti kurumuna yönelttiği
eleştirileriyle de, Batı demokrasilerini beminsemediğini ortaya koymaktadır:
“Particilik müslümanlığa
yakışan birşey değildir. Müslümanlık bizden daima vahdet ve birlik ister.” [11]
“Evvela partiler hiç de
doğru olmayan bir teşkilattır. Zira birinci zararları, memleketteki vahdeti,
birliği bozmaktır. Herkes kendi mensub olduğu partiye, onu müdafaa sadedinde
çok gayret sarfeder. Bunlar arttıkça, büyük bir nehir birçok kollara ayrıldığı
zaman nasıl zayıflarsa, işte milletler de böyle bölündükleri zaman öyle
zayıflarlar.” [12]
Parti kurumuna bağlı
olarak, bürokrasinin iktidarlara bağımlı olmasını da son derece zararlı bulur:
“Her gelen idarecinin ilk
vazifesi, iş başındaki eski sakıt idareye mensub, senelerin tecrübesine sahip
iş adamlarını hemen değiştirmek ve yerlerine kendi adamlarını oturtmak oluyor
ki, çok yanlış bir zihniyet olsa gerektir. Çünkü hiçbir memurun, hiç bir
idarenin adamı olmaması ve yalnız milletin işlerini görmeye matuf, seçilmiş,
tecrübeli ve ahlâken temiz kimselerden olması gerekir.” [13]
Grev ve oy konusunda
yazdıkları, onun hak ve özgürlükleri kaale almadığı anlamına gelmez. Daha
doğrusu o, bizim demokratik diye nitelendirdiğimiz hak ve özgürlükleri,
demokrasiyle olan ilgisi bağlamında ele almaz. O, tartışma konusu yaptığı
müşahhas olay ve durumları, demokrasi ile ilgisi noktasından görmez. İnsan
hakları konusunda şunu söyler:
"Memleketimizde
insan hakları beyannamesinin mer'iyette olmasına rağmen, giyim hürriyeti
yoktur. Kisve kanunu vardır.” [14]
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)
Hazretleri'nin hak ve özgürlükler noktasından Osmanlı dönemini Cumhuriyet
döneminden üstün bulduğunu görmekteyiz. Daha önce Yavuz Sultan Selim'le ilgili
olarak alıntıladığımız övgüsünü şöyle sürdürür:
“Allah-u Teâlâ
cümlesinden razı olsun, seyyiatlarını da hasenata tebdil eylesin. Vurduğu
kırdık, kırdığı kırdık, kendini bilmez sarhoşların, huysuzların şerrinden de
cümlemizi muhafaza buyursun.” [15]
Cumhuriyet döneminin hak
ve özgürlüklerle ilgili uygulamalarını şu sözleriyle yerer:
“Bu hilâfet İslâm
ulemasının hakkı iken, ipin ucunu kaçırmışlar ve idareleri güçlü kuvetlilerin
ellerine bırakmışlar. Onlar da bizim elimizden bütün hürriyetlerimizi almış,
mektep, medrese ve tekkeler kapatılmış ve birçok ulema-yı kirâm, Şeyhülislam
Sabri Efendi, Zâhid Kevserî ve emsali zevat memleketten kaçmış ve birçoğu da
kovularak bir daha memlekete sokulmamıştır. Bu acı azmış gibi, hocaların
sarıklarını cami dışında sarmamaları emredilmiş, hatta bir vakitler Kur'anı
Kerîm'i okuyan ve okutanların tecziyesine kadar gidilmişti. Lehülhamd o günler
geçti, İslâmiyet yine ayakta.” [16]
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)
Hazretleri, müslüman halkın hak ve özgürlüklerine sahip çıkmasını, tepkisiz
kalmamasını savunur:
“Bir taraftan müslümanız
diye iftihar ederken, diğer taraftan Allah'ın emirlerini yerine getirmeye
çalışanları ve öğretenleri zindanlarda çürütmek ne oluyor? Artık müslümana bu
kadar gaflet yeter. Uyanmalısın, yoksa sen sustukça daha ağır hakaretlere maruz
kalacaksın.” [17]
“Emr-i bil ma’ruf ve
nehy-i anil münker müslümanın, namaz borcu gibi borcudur. Mutlaka elinden gelen
herkes, dilinin döndüğü kadar dinini müdafaa edecek ve onu başkalarına
çiğnetmeyecektir.” [18]
Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)
Hazretleri, ülkemizin tam anlamıyla bağımsız olması için ekonomik ve askerî
bakımdan son derece güçlü olması gerektiğine inanır:
“Şimdiki cihad ise mâlum;
din ve dünya ilimlerine, sanat ve ticarete tamamı ile hakim olmadıkça hürriyet
hasıl olmaz.” [19]
Bu nedenle de güçlü ve
kuvvetli olmak için her çareye başvurulmasını ister:
“Artık nüfusun çokluğunun
hatta cesaretin de kıymeti yoktur. Düşmana düşmandan daha fazla kuvvet ve
kudrette olmak ve bunları onlardan almak sureti ile değil, bilfiil daha iyisini
ve daha güzelini ve daha kuvvetlisini, onlardan daha çok ve daha muntazam bir
şekilde yapmakla üstün gelinir.” [20]
Batı'nın politikalarını
şu cümlesiyle özetlemektedir:
“Amerika ve Avrupa'nın
çılgın ve şımarık halkı, ister zengin, ister fakir olsun, hepsi nefislerinin
esiridir. Gayeleri harp darp ve meşakkatlerle insanları ızdıraba düşürüp, top,
tayyare, silah vesair malzeme-i harbiyeleri satıp para kazanmağa ve bütün
milletleri elleri altına alarak iktisaden bunaltmaya ve kendilerine pay
çıkartmaya bakıyorlar. [2 l]
Müslümanlar için
temennisi ise, tam bağımsızlıklarını kazanmaları ve bir İslâm birliğinin
kurulmasıdır:
“İnşaallah az bir müddet
sonra hristiyan ellerinde esir bulunan diğer müslümanlar da hürriyetlerine
kavuşur ve sonra da hep bir araya gelip elele verirler de dünyanın en muazzam
ve yıkılmaz bir devleti olurlar.” [22]
Sonuç olarak şu
söylenebilir: Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hazretleri, siyasî görüşlerini
oluştururken Batılı düşünce akımlarından etkilenmemiştir. İslâmî anlamda hukukî
ve ideal olanla, fiilî olanı ayırmış ve her ikisini de dikkate almıştır.
Görüşlerini teorik tartışmalar bağlamında değil, müşahhas olaylarla ilgili
değerlendirmeler şeklinde ortaya koymuştur. Bu yüzden verimsiz ve kısır
tartışmaların dışında kalmıştır.
İslâm ülkeleri için,
siyasî alanda güçlü olmanın yolunun ekonomik ve siyasî güç sahibi olmaktan
geçtiğini görmüş ve bunu tam bağımsızlığın şartı
Mehmed Zâhid Kotku
(Rh.A), hürriyet kavramını iktisadi bağımsızlıkla birlikte ele almıştır. O
bakımdan özellikle çok sık ekonomik konuları işlemekte ve “Biz iktisaden paraya
hakim olmadıkça, ve düşmanların yaptığı silahların teknolojinin daha iyisini
yapmadıkça, tam hürriyete sahip olamayız.” demektedir.
Böylece burada sözlerimi
bitiriyorum.
13. 11. 1994 –
[1] M. Zâhid Kotku, Hadislerle
Nasihatler, Seha Neşriyat, İstanbul 1984, c.1, s. 249
[2] M. Z. K. Cennet
Yolları (Hadislerle İlim), Seha N. İstanbul 1985, s. 205, 206
[3] M. Z. K. Ehl-i
Sünnet Akaidi, Seha N. İstanbul 1991, s. 232
[4] M. Z. K. Cennet
Yolları, Seha N. İstanbul 1985, s. 207
[5] M. Z. K. Tasavvufî
Ahlâk, Seha N. 4. Baskı, c. 1, s. 11
[6] M. Z. K. Ana Baba
Hakları, Seha N. İstanbul 1985, s. 59, 60
[7] M. Z. K. Cennet
Yolları, Seha N. İstanbul 1985, s. 176, 177
[8] M. Z. K. Mü’minlerin
Vasıfları, Seha N. s. 17
[9] M. Z. K. Tasavvufî
Ahlâk, Seha N. 4. Baskı, c. 1, s. 149
[10] M. Z. K. Hadislerle
Nasihatler, Seha N. İstanbul 1984, c.1, s. 191
[11] M. Z. K. Cennet
Yolları, Seha N. İstanbul 1985, s. 221
[12] M. Z. K. Mü’minlerin
Vasıfları, Seha N. s. 118
[13] M. Z. K. Tasavvufî
Ahlâk, Seha N. 4. Baskı, c. 1, s. 149
[14] M. Z. K. Tasavvufî
Ahlâk, Seha N. 4. Baskı, c. 2, s. 111
[15] M. Z. K. Ana Baba
Hakları, Seha N. İstanbul 1985, s. 60
[16] M. Z. K. Cennet
Yolları, Seha N. İstanbul 1985, s. 207, 208
[17] M. Z. K. Tasavvufî
Ahlâk, Seha N. 4. Baskı, c. 2, s. 82
[18] M. Z. K. Cennet
Yolları, Seha N. İstanbul 1985, s. 362
[19] M. Z. K. Hadislerle
Nasihatler, Seha N. İstanbul 1984, c.1, s. 179
[20] M. Z. K. Hadislerle
Nasihatler, Seha N. İstanbul 1984, c.1, s. 177
[21] M. Z. K. Cennet
Yolları, Seha N. İstanbul 1985, s. 146
[22] M. Z. K. Cennet
Yolları, Seha N. İstanbul 1985, s. 207
ES’AD COŞAN
“Amerika’da
Utah’ta, tanıdığımız Mormon aileleri vardı. Bunlardan birisi bize orada ev
sahipliği yaptı. Bu zat, 1965 senesiydi Türkiye’ye geldi. Burda bir iş teklif
edilmiş kendisine. Biz onu İskenderpaşa’da Hocaefendi ile tanıştırdık.
Hocaefendi’nin de iki dakika, birbuçuk dakika kadar filmini çekmişti. Üç sene
sonra ben San Fransisko’ya gidiyordum, Türkiye Petrolleri’ndeki bir işim
dolayısıyla. Onlarda bir gece misafir kaldım. Geniş de nüfuzu var. Benim
geleceğimi duyunca, o civardan yüz kişilik bir topluluğu evine davet etti ve
Türkiye’de çektiği filmi oynattı onlara.
“Tam Rahmetli
Hoca Efendi Hazretleri’nin filmi gelince durdurdu ve aynen İngilizce olarak
dedi ki: ‘This is the hoiest man I’ve ever seen.’ ‘Hayatımda gördüğüm en
mübarek adam’.”
Yukarıdaki
hatırayı nakleden, hepimizin bildiği bir isim: Korkut Özal, Andığı “Hoca
Efendi” ise, 13 Kasım 1980 günü hayata gözlerini yuman merhum Mehmed Zahid
Kotku Hazretleri, İskenderpaşa Cemaati denilince ilk akla gelen isim doğal
olarak oydu, çünkü 1 Ekim 1958 tarihinde Fatih’teki İskenderpaşa Camii’nde
görev yapmaya başlamış ve vefatına kadar burada kalmıştı. Cemaatin kendisinden
önceki önderi Abdülaziz Bekkine’nin 1952 Aralık’ında vefatı üzerine, Bursa’dan
Fatih-Zeyrek’teki Ümmügülsüm Camii’ne naklini yaptırmıştı.
‘Ben çok
büyük bir hocaefendi tanıdım..’
Abdülaziz
Bekkine Hazretleri ile Mehmed Zahid Kotku rh. A., aynı hocaefendinin,
Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin, bir seçkin öğrencisi daha bulunuyordu:
Abdullah Hasib Yardımcı (Rh.A) Abdülaziz ve Mehmed Zahid Efendiler vasıtasıyla
hocasına intisap etmiş olmakla birlikte, onlardan hayli yaşlıydı. 1863 doğumlu
olan Hasib Efendi, hocasına bağlanmadan önce İslâmi ilimlerde temayüz etmiş,
müderris konumuna gelmiş bir isimdi. Üstadları Mustafa Feyzi Efendi’nin vefatı
üzerine onun görevini Hasib Efendi devralmış, 23 yıl sonra, 15 Mayıs 1949 günü
dünyadan ayrılarak yerini Ümmügülsüm Camii imamı Abdülaziz Efendi’ye bırakmıştı.
Hasib
Efendi’yi 1948 senesinde tanıdığını belirten Necdet Oral, “Evi İstanbul Erkek
Lisesi’nin orada idi” diyor, “O sırada arkadaşımız olan Mazhar, değişik bir
havaya büründü; Yunus Emre’den şiirler okumaya başladı. Bana bir gün dedi ki:
‘Necdet! Ben çok büyük bir hocaefendi tanıdım, gel seni de tanıştırayım! Ben bu
kadar kişi arasından –küçük kardeşimle beni kastederek- ikinizi seçiyorum.’ İlk
kez olarak Hasib Efendi’ye, Cumhuriyet Gazetesi’nin bulunduğu o sokağa gittik.
Onu gördüğümüz zaman şöyle bir gülümsedi bize, gülümsemesi yetti. Dedi ki bize:
‘Hidayet kalbe inen bir nurdur, rahmettir. O rahmet, suyun çorak bir toprağı
yumuşatması gibi kalbi yumuşatır. Kalp doğru söze açılır ve o doğru sözü hemen
kapar. Tıpkı yumuşamış bir toprağın, tohumu kapıp da yeşermesi gibi.’
“İşte o
sıralarda Hasib Efendi’ye devama başladık. Hasib Efendi yaşlı idi ve keramet
gösterirdi. Oturursun, senin kalbinden bir şey geçiyorsa, Hasib Efendi derdi:
‘A be öyle değildir o be yahu, şöyle derler onun için.’ Hasib Efendi’yle
birbuçuk senemiz geçti, Beyazıt Camii’ne vaaza götürürdük. Vaazı Pazar günleri
ikindileyin yapardı. Lise 10’uncu sınıftayım, bir gün vaazdan dönüyoruz. Tam
İstanbul Erkek Lisesi’nin önüne geldik. İçimden ‘Hocaefendi bir sorsa da, zor
bir dersim vardı, bana onun için bir dua etse’ dedim. İçimden geçer geçmez,
taksinin içinde bana döndü: ‘A be nerede okursun?’ dedi. ‘Hocaefendi, şu
mektepte’ dedim. ‘A be var mı ikmalin?’ dedi. ‘Var’ dedim. ‘İnşaallah geçersin’
edi. Bir kere de aynı şey evinde oldu. Yine imtihanımın yaklaştığı bir zaman
gittim evine. İçimden, ‘Hocaefendi bir sorsa da, dua etse’ diye geçti. O sırada
Hasib Efendi bir şeyler anlatıyordu. Bunu düşünür düşünmez lafını kesti, başını
bana doğru çevirdi: ‘A be hangi mektepte okursunuz?’ dedi. Okulumu söyledim ama
yüzüm kızardı, utandım. Başımı önüme eğdim. ‘İkmalin var mı? Dedi. ‘Bir ikmalim
var’ dedim. ‘İnşallah geçersin!’ dedi. ‘Ben bazen dua ederim, sınıflarını
geçerler. O benden değil Allah’tandır, Allah’tan’ dedi ve ağladı.”
Prof. Dr. M.
Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Halil Necati Efendi ise Abdülaziz Efendi
hakkında şunları söyler: “Hazret-i Ali Efendimiz’in meşhur miskin, yetim ve
esir hadiselerini hatırlatan, yani ailece aç kaldığı, yattığı zamanlar olurdu..
Her dalda öğrenim yapan öğrenci sorularına cevap vermesinden ve kendisiyle
görüşen, şu anda hatırlayabildiğim Nurettin Topçu başta olmak üzere, ilim
otoritesi sayılan zevatın hayranı oldukları itirafını yapmalarından, ulum-u
diniyyenin haricinde eğitim ve öğretimi yapılmakta olan bütün ilimlere
tahsilini yapmadığı halde vukufu bulunduğunu, ayrıca mevhibe-i ilahiyeye mazhar
olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.”
Abdülaziz
Efendi’nin bir başka özelliğini ise merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi
şöyle anlatmıştır: “Bizim rahmetullahi aleyh Abdülaziz Hocamız, 1940’lı
yıllarda, o zaman genç birer Teknik Üniversite’de hoca olarak kalmaya teşvik
etmiştir. Ben o zaman biliyordum ki, Teknik Ünversite’de asistan olması bir
mühendisin, dışardakinden üçte bir nisbetinde daha az maaş alması demekti. Mahrumiyet
demekti, yokluk demekti, fedakarlık demekti. Ama, Abdülaziz Hocamız onlara
asistan kalmayı emretmiştir..”
“20.
Yüzyılda Bir Veli”
Necdet Oral,
Abdülaziz Bekkine Efendi’yi ise şöyle tanıtır: “Aziz Efendi, yokluklar
içerisinde cömert bir insandı. Bir şey de
Hocaefendilerin
her biri yaşayış tarzları ile bizlere çok güzel örnekler vermeye
çalışmışlardır. Aziz Efendi o zaman Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii’nde imamdı. Maaşı
19 lira imiş. Bu nedenle çocuklarını besleyebilmek için keçi almış, keçilerin
sütü ile çocuklarını beslemiş. Keçiler üretmiş. O evliya zat, her gün hale
gidermiş, Pazar dağıldıktan sonra atılmış sebze artıklarını bir çuvala
doldurur, eve getirirmiş, keçilerini beslermiş. Osman Ağabey, bir gün Aziz
Efendi’nin oğluna sordu: ‘Babandan unutmadığın bir hatıran var mı Mahmud?’
dedi. O da, ‘Osman Abi, belki çok şey var ama ben babamın, halin önünden sebze
artıklarını toplayıp, çuvala koyup da o yokuştan (Zeyrek yokuşu), burnu yere
değecek kadar aşağı çökmüş vaziyette gelişini bir türlü unutamıyorum’ dedi.
Hasib Efendi’yi tekkeye getiren zat, bu Aziz Efendi imiş. Hatta Tekirdağlı
Mustafa Feyzi Efendi: ‘Şimdi güzel elyaflı bir kereste getirdin!’ demiş.
Aziz
Mahmud’dan dinlemiştim, kendisi Fatih Camii baş imamı idi. Aziz Efendi’nin
arkadaşı idi. O anlattı bize: ‘Ben belediye harasının muhasebesini tutuyordum.
Mart ayı geldi. 31 Mart’ta hesaplar bağlanacak, muvazene yapılacak, yani denk
gelecek. 31 Mart’a iki gün kaldı, ben hesabı denk getiremiyorum. Müdür beni
çağırdı: ‘Bu iki gün içinde hesabı denk getiremezsen, sen de iş ara, ben de iş
arayayım!’ dedi. Bunun üzerine Aziz Efendi’ye gittim: ‘Muvazene yapamıyorum,
vaziyet kötü.. Ufacık bir fark var, tutmuyor hesap!’ dedim. Aziz Efendi: ‘Sen o
defteri getir buraya!..’ dedi. Hemen eve gittim. Defteri aldım geldim. Baktım,
Aziz Efendi abdest almak üzere kollarını sıvamış, yerde bağdaş kurmuş oturuyor.
‘Gel yanıma otur, sayfaları çevir!’ dedi. Ellerini göğsünde kavuşturmuş, ben de
sayfaları birer birer açıyorum. Bir iki derken, bir sayfaya geldik. Aziz Efendi
parmağı ile sayfanın yukarısından aşağı tarayıp bir satırda durdu, o satırdaki
rakamın üzerine getirdi: ‘Şu rakama dikkatlice bak!’ dedi. Sonra, ‘Tamam
kapat!’ dedi. Kalktım ben eve gittim. Faturaları yeniden aradım, taradım, o
faturayı buldum; 69’u 96 yazmışım, takdim te’hir hatası.. Ancak Hocaefendi’nin
yardımından sonra hesabı düzeltip, hesap bilançosunu denkleştirip müdüre teslim
ettim’.”
Aralarında
en genci
Mehmed Zahid
Kotku (Rh.A) Ord. Prof. Dr. Ebul-ulâ Mardin’in “Huzur Dersleri” adlı eserinde
1910-1911 yıllarında derslerinde muhatap olarak bulunduğunu belirttiği Mustafa
Feyzi Efendi tarafından yetiştirilmiş olmakla birlikte, cemaatle olan bağı Ömer
Ziyaeddin Dağıstani Hazretleri’ne uzanır. 1926 yılında 75 yaşında vefat
“Rahmetullahi
Aleyh, babama intisab etmiş genç bir asker, daima sırtında o asker elbisesi ile
tekkeye gelen yegane sarıksız kişi idi. Başında kalabağı, üstünde asker ceketi
tekkeye gelirdi. Babam yaşlı bir zat idi. İkamet ettiğimiz binadan tekkeye
gidip gelirken, müridlerden biri gelir, kendisine yardım ederdi. En çok yardım
eder Rahmetullahi Aleyh’ti. Kapıya gelir, kapıyı çalmaz, tıkırdatmaz; babam
kapıdan çıkarken koluna girer veya babam yürüyecek kudreti kendisinde bulursa,
onun arkasından kemal-i edeble yürür ve babamı makamına kadar götürürdü. Babam
Medreset-ül Mütehassisin’de ilm-i hadis ve hilafiyyat dersi okuturdu.
Hilafiyyat müderrisi idi. Çok hsta olduğu zamanlarda talebeler gelirler ve
bizim evin salonunda ders dinlerlerdi. Hepsi yaşlı başlı, sakallı, 30-35
yaşlarında görünen kişilerdi. Ama, onların içerisinde sakalsız ve en genç
görünen Rahmetullahi Aleyh bulunuyordu. Medreset-ül Mütehassisin ki, bugünkü
ifade ile üniversite üstü diploma veren bir müessese olarak karşımıza çıkıyor.”
Son padişah
Vahdeddin’in bizzat gelip yaptığı şey-hülislamlık teklifini “İşgal altında
bulunan bir memlekette fetva makamı işgal edilmez” diyerek reddeden Ömer
Ziyaeddin efendi gibi Mustafa Feyzi Efendi de, dünyadan ayrıldıklarında
Süleymaniye Camii haziresine defnedilmişlerdi. Bunun nedeni, her ikisini de
yetiştiren büyük alim Ahmed Ziaeddin Gümüşhanevi Hazretleri’nin Kanuni
türbesinin yanına defnedilmiş olmasıydı. II. Abdülhamid, saygı duyduğu
Gümüşhanevi Hazretleri’nin kabrinin, dedesinin yanı başında olmasını istemişti.
Ömrünü camide geçirenlerin cami kenarına defnedil-mesinden daha doğal ne
olabilirdi?! Ama gerçekte onlar için o uzun ahiret yolculuğunda hocalarıyla
kabir yoldaşı olmaktan öte, mekanın bir önemi yoktu. Sanki Mevlana Celaleddin-i
Rumi onlar adına konuşmaktaydı:
“Ölümümüzden
sonra mezarımızı yerde aramayın!.. O, Ariflerin kalbindedir!..”
Mehmed Zahid
Kotku (Rh.A), Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’yle çocukluğundan itibaren
ilgilenmiş, onu bizzat yetiştirmişti. Hocaefendi günleri anlatırken, “ben
ortaokulda iken babamın peşinden, babamın elini tutup, eteğini tutup onun
yanında kendisinin meclislerine giderdim” diyor, “O zaman Ümmügülsüm Camii’nde
imamlık yapmaktaydı. Cumartesi günleri, camiinin arkasındaki yüksek odada
sohbetler olurdu. Hocamız bize de arada iltifat buyururdu, ‘Hadi bakalım,
filanca hadisteki mana nedir, ona hazırlan, sen de konuş!’ gibi işaretleri
olurdu.”
M. Es’ad
Coşan Hocaefendi, ortaokul ve lise yıllarında M. Zahid Kotku rh. a.’in özel
ilgisine mazhar olmuş, onunla bir çok sohbet ortamında birlikte bulunmuştur. O
günlerle ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Ben ortaokul talebesi idim.
Hocamız’la birlikte, 60-70 kişilik bir grup halinde Çekmece taraflarına bir
yere gittik. Yer bulamadık, bu kadar kalabalığa nerde bir yer bulalım?..
Nihayet tel örgü ile çevrili, bir özel mahal bulduk. Bir bekçinin koruduğu,
nezaret ettiği bir mahal. Bekçi bize çok güzel bir hüsn-ü
‘Çok
çekingendim’
Hocaefendi,
yetişmesini tamamen hocasına borçlu olduğunu düşünürdü: “Ne zaman kendisine,
‘Vazifeden ayrılayım, hizmetinize geleyim!’ desem, ‘Profesörlük ne zaman?’ diye
sorardı. ‘Profesör ol da, öyle’ derdi. Profesör olacağım yoktu ama, nasıl
olduğunu da ben bilmiyorum. Yapmazlardı çünkü.. bütün fakültedeki rey durumu,
benim profesörlüğüme evet diyecek insanların sayısı bakımından uygun değildi.
Fakültedeki hasımlarım beni çok tenkid ederlerdi, fazla mutaassıp olduğum
iddiasıyla. Ama Allah’ın lütf u keremiyle, büyüklerin himmetiyle o nasib oldu.”
Hocaefendi,
damadı olması itibariyle özellikle yazları M. Zahid Kotku Hazretleri’yle
birlikte seyahat ettiklerini belirtir: “Ankara’ya gelirdi yazın; ‘Hadi bakalım,
hazırlanın!’ derdi. Çocuklarımız var, yaramaz, ağlar, hasta olur vs. ‘Rahatsız
etmeyelim baba!’ derdik. ‘Yok!’ derdi. Bizi alırdı, muhtelif illeri, kasabaları
ziyaret ederdik. Camide veyahut herhangi bir toplantıda, ‘Biraz da sen konuş!’
diyecek diye ödüm patlardı, kaçardım. Arka taraflarda safların arkasında,
direğin arkasına saklanırdım. Çok çekingen bir insandım, konuşmak bana çok zor
gelirdi. O çekingenliğimizi himmetleriyle, şimdiki şu halimize döndürecek
çalışmaları yaptılar. Onu hissediyorum, öyle oldu.”
‘Artık
dersleri Es’ad yapacak!’
Mehmed Zahid
Kotku Hazretleri, vefatından üç yıl önce, her Pazar günü ikindi namazından
sonra yapılan hadis derslerini artık merhum Hocaefendi’ye yaptırmaya başlar. O
günü yaşayan Dr. Alaaddin Kaya, izlenimlerini şöyle aktarır: “1977 yılında bir
Pazar günüydü. Biz ders dinlemeye geldik. Hocaefendimiz, yanında Es’ad Efendi
olduğu halde geldi. Onu kürsüye oturttu. Sonra cemaate döndü, “Bundan sonra bu
dersleri Es’ad yapacak!” dedi. ‘Es’ad, bizim damattır,
‘Gönül
ayinesin sufi,
Eğer kılur
isen safi,
Açılur
sana bir kapı,
Ayan olur
cemalullah!..’
Çok güzel bir
bestesi de var.. İlahi olarak içim söylüyor, gönlüm söylüyor. Ankara’yla
İstanbul’un arası dokuz saat.. Gönlüm bunu söylüyor, ben de hayret ediyorum,
“Niye gönlümde bu ilahi var?’ diye.. Kendi kendime sun’i olarak zorlama
yapıyorum. Diyorum ki: ‘Takıldı aklım buna, bozuk plak gibi aynı şeyleri
söylüyor; başka ilahi bulayım kendime!..’
Uyuyorum,
uyanıyorum; yine o ilahi.. Bütün gece bu ilahiyi talim ederek, Ankara’dan
İstanbul’a geldim. Topkapı garajında indim, sabah namazını ancak orada
kılabildim. Minibüse atladım. Vatan Caddesi’nde indim, camiye doğru yürüyorum.
Kalbim hala aynı ilahiyi söylüyor. Geldim, içeri girdim, elini öptüm. Namazı
kılmışlar, işrağı kılmışlar; oturuyor. Pırıl pırıl yüzü, mütebessim siması;
gülerken güleç yüzünden güller açılıyor.. Elini öptüm. ‘Bak Es’ad, ne kadar
güzel söylemiş şair!’ Orada telefon vardı duvarda, tel rafta.. Başka kitap da
yoktu. İncecik bir kitap çıkarttı ordan.. ‘Bak, ne güzel söylemiş şair!’ dedi.
Ben de aldım baktım:
“Gönül
ayinesin sufi,
Eğer kılur
isen safi,
Açılur
sana bir kapı,
Ayan olur
cemalullah!..”
İrşad görevi Es’ad Hoca’da
M. Zahid
Kotku Hazretleri’nin 13 Kasım 1980 günü dünyaya gözlerini yumması üzerine irşad
görevini üstlenen Hocaefendi henüz 42 yaşındaydı; Çanakkale’nin Ayvacık
İlçesi’nin Ahmetçe köyünde 14 Nisan 1938’de dünyaya gelmişti.
1950’de
Vezneciler İlkokulu’nu, 1956’da da Vefa Lisesi’ni bitiren Hocaefendi, İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünden “Lebid bin
Rebia’nın Muallakası” konulu bitirme tezi ile 1960’da pekiyi dereceyle mezun
olmuş, Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı, Orta Çağ Tarihi ve
Türk-İslâm Sanatı sertifikaları almaştı. Ankara’da 1960’ta girdiği Klasik-Dini
Türkçe Metinler Kürsüsü’ndeki asistanlık sınavını birincilikle kazanan
Hocaefendi, asistanlığının ilk yıllarında fakülte yayın kurulunda iki yıl
sekreterlik görevinde bulunur. 1965 Yılında “XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu
Muhammed ve Eserleri” konulu teziyle “ilahiyat doktoru” olur. 1967-68
yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda
“Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersleri de verir. Askerliğini 1972-73 yılları
arasında, İstanbul Tuzla ve ağrı Patnos’ta yedek subay olarak tamamladıktan
sonra, “Haçı Bektaş-ı Veli’nin Makalatı” konulu teziyle 1973’te “ilahiyat
doçenti” ünvanını alır. 16 Nisan 1973’te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine atanan ve kürsü başkan-lığını
üstlenen merhum, 1977-80 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve
Mühendislik Akade-misinde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersi hocalığı da
yapar. 1982’de, “İbrahim-i Müteferrika ve Risale-i İslâmiyye” isimli takdim
teziyle ilahiyat profesörü olan Hocaefendi yurtdışında çeşitli üniversitelerde
misafir öğretim üyeliklerinde de bulunmuştur. 1987’de kendi isteğiyle emekliye
ayrılmıştır.
Azim ve sebat abidesi
Genç yaşta
emekliye ayrılmasının nedeni, hocası M. Zahid Kotku Hazretleri’nin kendisine
tevdi ettiği görevi için daha fazla zaman ayırmak istiyor oluşuydu.
Korkut
Özal’ın ifadesiyle görevini son derece ciddiye alan, büyük bir ciddiyet ve
özenle yapmaya çalışan Hocaefendi, adeta azim, sebat, sabır ve cehdin
cisimleşmiş şekliydi. Yurt içi ve dışındaki yolculukları sırasında kimi zaman
çok büyük sıkıntılar çektiği halde hiçbir zaman bunu başkalarına yansıtmazdı.
Talebelerini lisansüstü çalışmalar yapmaya, yabancı dil öğrenmeye, başka
ülkeleri tanımaya ve bilimsel gelişmeleri takip etmeye teşvik ederdi. Kendisi
de Arapça, Farsça, Almanca ve İngilizce bilirdi. Bir çevreciydi, bu nedenle
talebelerinin çevre, tarih ve kültür dernekleri kurmalarını istemiş, buna
öncülük etmiş ve sahip olduğumuz zenginliklerin korunması için çaba
göstermiştir. Bir çevreciydi, ama bu, “emperyalist” amaçlarla sürdürülen, “geri
kalmış” ülkelere geri kalma durumunu benimsetmek için icat edilmiş bir
çevrecilik değildi.
Dilimizin
korunması için de çaba gösterirdi. Bu hassasiyeti, AKRA FM’de yayınlanan “son
konuşması”na da yansımıştır: “.. Millet tabii bunun belki farkında değil, biz
bu hususta biraz da onları uyarmak istiyoruz. Burada arkadaşlarıma ben şaka
yapıyorum, biraz yabancı kelime kullandılar mı, cezayı basıyorum, ‘On dolar
ceza verin!’ filan diyorum, anlıyorlar.
Merhum
Hocaefendi, yanlışlıkları, özellikle de dini konularda yapılan hataları
düzeltmek ister, fakat bunu mümkün olduğunca kimseyi kırmadan, şaka yaparcasına
gerçekleştirmeye çalışırdı. Bu nedenle Allah’tan başkasından korkmadan hakkı
söyler, fakat kendisine düşmanlık yapan ve zarar verenlerin bile doğrularını
desteklerdi.
Şöhretten
olabildiğince sakınırdı. En meş-hur gazeteci ve televizyoncular onunla röportaj
yapabilmek için büyük çaba sarf ettikleri halde olumlu cevap ala-mazlardı.
Fakat “İslmai” olarak bilinen gazete ve dergilerin taleplerini de, irşad
vazifesi nedeniyle geri çevirmezdi. Onunla sohbet edenler bir cemaat önderi ve
bilim adamı ile konuştuklarını unuturlardı; onların seviyesine iner, büyük
ölçüde muhataplarının ilgi alanı etrafında konuşurdu.
Hasta olduğu
halde bir kültür merkezinin temel atma töreni için 1990 yılı yazında gittiği
Aydın’da, yüzüne yansıyan acı ve ıstırabı saklamak için olağanüstü bir çaba
göstererek ve elini ağrıyan böğrüne bastırarak, bir grup talebesine şöyle
demiştir:
"Ben
sizi çileye çağırıyorum,
gelin, bu çileyi paylaşalım diyorum!”
Günümüzde de
milletvekili konumunda olan bir siyasetçi, 1980 yılında Mehmed Zahid Kotku
Hazretleri’ne, “Efendim” der, “Suudi Arabistan’da hac sırasında, Türkiye’de
Mehdi’nin çıkacağı söyleniyordu.” Hocaefendi, “Türkiye’den Mehdi çıkmaz” diye
cevap verir, “Çıksa çıksa ihtilal çıkar!”
İhtilal 12
Eylül 1980 günü çıkar. Ve ondan iki ay sonra, 13 Kasım 1980 günü Mehmed Zahid
Kotku rh. a. bu dünyayı terkeder. Hem Türkiye, hem de İskenderpaşa Cemaati için
yeni bir dönem başlamıştır. Ülkeyi askerlerin belirlediği bir hükümet
yönetmektedir; Başbakan da emekli bir askerdir. Prof. Dr. M. Es’ad Coşan
Hocaefendi, bu geçiş döneminde kendisini, Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’nin
vefatına yakın kurdurduğu Hakyol Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı’nın
çalışmalarının yürütülmesi ve geliştirilmesine adar. Diğer yandan da Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki görevine devam etmekte, her hafta sonu da
İstanbul’a gelerek Pazar günleri hadis derslerini sürdürmektedir.
Önce, vakıf
çalışmalarının bir parçası olarak Seha Neşriyat kurulur ve Mehmed Zahid Kotku
rh. a.’in daha önce yayınlanmış ve henüz yayınlanmayı bekleyen eserlerinin
neşrine başlanır. Siyasi partilerin kurulduğu ve ülkede hür seçimlerin
gerçekleştiği 1983 yılının Eylül ayında ise bir aylık dergi yayınlanır: İslâm
Mecmuası.
Halkın ihtiyacına göre yayın
O güne dek
İslâmi kesimin yayınladığı dergiler ya Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç
gibi üstadların kişisel birikimi ve görüşlerini yansıtmakta ya da “Mavera”
dergisi gibi bir arkadaş grubunun çabalarına dayanmaktadır. Bir üçüncü
kategoriyi ise, “ideolojik” veya “dava amaçlı” hamasi yayınlar oluşturur.
Bunların önemli bir bölümü son derece iyi niyetli çabalar olmakla birlikte,
halkın ihtiyaçlarından çok, yayınlayanların birikimlerinin aktarılması amacıyla
meydana getirilmekteydiler.
Prof. Dr. M.
Es’ad Coşan Hocaefendi, İslâm dergisini yayınlarken kendi birikimini değil, halkın
ihtiyaçlarını düşünerek yola çıkıyordu. Bu dergi ne bir grup aydının edebi
ürünlerinin değerlendirildiği bir platform olmalı, ne de bir “üstad”ın, bir
mihver şahsın tek kişilik beyannamesi haline getirilmeliydi. Halkın ihtiyacı
düşünülerek yayınlanmalı ve birikim sahibi, olumlu mesajı olan herkese açık
tutulmalıydı. Ne salt edebi kaygılara yaslanmalı, ne sadece günlük siyasete
kilitlenmeli, ne de bilimsellik ve entellektüellik adına yalnızca aydınlara
hitap etmeliydi.
O nedenle
İslâm dergisi, sayfalarında, “kadın ve aile”den “çocuk”a, “bilim ve teknik”ten
“dış politika”ya, “fıkıh”tan “tasavvuf”a, “ekonomi”den “tarih”e kadar her alana
yer veren bir çizgi izlemekteydi. Temel ilke, her konuyu uzmanına yazdırmaktı.
İslâm dergisinin görülmemiş bir başarı göstermesinin, tirajının 100 bine
yaklaşmış olmasının nedenleri öncelikle bunlardır. Böylece Prof. Dr. M. Es’ad
Coşan Hocaefendi, Türkiye’de yapılmamış bir şeyi gerçekleştirdi. Bir çığır
açtı. Bu, İslâmi kesimde yayıncılık alanında bir devrindi. Bunu, Kadın ve Aile
dergisi izledi. O güne kadar İslâmi kesimin ortaya koyduğu “kadınlar” a yönelik
yayınlar “İslâm’da kadın” türünden başlıklara sahip kitaplardan öteye
gitmezken, Hocaefendi kadınların eğitimine, kültür ve bilgi bakımından
gelişmelerine katkıda bulunmak için sözkonusu dergiyi yayınlatmaya başladı.
Çıkaranlar “İslâm’da kadın” kitaplarının yazarları gibi erkekler değildi,
bizzat hanımlardı. Daha önce İslâmi kesimde yayınlanan dergiler birbiri yerine
ikame edilebilen ürünlerken, Prof. Dr. M. Es’ad Coşan nerede boşluk varsa orayı
doldurmak istiyordu. Kimseyle rekabet etmiyordu, aşmaya ve geçmeye çalıştığı
yine kendisiydi.
İlim akla, sanat gönüle...
Hocaefendi’nin
amacı, bütün bir topluma hitap edebilmekti. Kadınlar da toplumun bir
parçasıydılar, çocuklarsa geleceğin ta kendisi. Hz. Ali’nin, “Çocuklarınızı
bugünün değil, yarının şartlarına göre yetiştirin” şeklindeki sözünü sıkça
tekrarlardı. O nedenle “Gülçocuk” adında bir çocuk dergisini de yayın hayatına
kazandırdı. Çocuklara öylesine önem veriyordu ki, Gülçocuk için, evet bir çocuk
dergisi için Prof. Dr. M. Es’ad Coşan imzasıyla olanca ciddiyetiyle başyazılar
kaleme alıyor, onların anlayacağı bir dil ve üslupla makaleler yazıyordu.
Hocaefendi’nin
“İlim ve Sanat” dergisi ile de bir çığır açtığını söylemek mümkündür. İslâmi
kesim ilk kez İlim ve Sanat ile hem içerik açısından, hem de görsel bakımdan
gerçek anlamda bir bilimsel dergiye kavuşmuştur. İlk kez bilim felsefesinin
çağdaş sorunları tartışılmış, çevre gibi yeni konuşulmaya başlanan konular
gündeme getirilmiştir. Derginin bir tanıtım toplantısında Hocaefendi, ilmin
akla, sanatınsa gönle hitap ettiğini, tek kanatla uçulamayacağını, ikisinin
birleştirilmesi gerektiğini söylemişti. Prof. Dr. Şerif Mardin’in, İlim ve
Sanat ile Kadın ve Aile’nin İslâm dünyasında muadili bulunmayan dergiler
olduğunu yazarken mübalağa etmediğini
Bütün bunlar
sadece İskenderpaşa Cemaati’nin değil, bütün bir Türkiye’nin ve bütün bir
İslâmi kesimin ufkunu açan çabalardı. Hocaefendi, bir cemaatin lideriydi, fakat
dergileri herkese açıktı; sadece İslâmi kesimin aydınlarına değil, dikkate
değer birikimi olan her görüşten insana bu dergilerin sayfaları açılmış, pekçok
isimle kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili söyleşi yapılmıştır.
Bütün bu
çabalar, gerçek anlamda bir çığır açtı, çünkü birçok cemaat ve grup bu olumlu
adımları izledi. Böylece yayın dünyası hem İslâm, hem Kadın ve Aile ve hem de
İlim ve Sanat’ı örnek alan ve onlara benzeyen dergiler kazandı. Bu,
Hocaefendi’nin çok sesliliğin ve kültürel zenginliğin artmasına da ön ayak
olması anlamına geliyordu.
Topluma Hizmet
Hocaefendi’nin
yaptığı çalışmalar “cemaate hizmet” amacı taşımaktan çok, “cemaatin topluma
hizmeti”ni sağlamaya yönelikti. Bu nedenle başta İstanbul çevresi olmak üzere
birçok yerde ağaç dikme kampanyaları düzenletmiş ve “Kotku koruları/ormanları”
meydana getirmiştir. Bu çalışmalara bizzat kendisi de iştirak etmekteydi.
İlk, orta ve
lise düzeyinde birçok eğitim kurumu tesis
Tasavvuf
anlayışının ekseninde “bar olmamak, yar olmak” ilkesi yatıyordu; başkalarına
yük olmamak, yardımcı olmak. Bu nedenle hizmetlerin masraflarını yardım alarak
değil, ticari müesseseler oluşturarak karşılamak istiyordu. Hiç kimseyi
hizmetlere yarım etmesi için zorlamaz, emrivaki yapmaz ve her hizmetin gönüllü
yapılmasına önem verirdi. Bu yüzden, deyim yerindeyse, “kendi yağıyla
kavrulmak” zorunda kalan AK Televizyon ve Sağduyu Gazetesi gibi girişimler akamete
uğramıştır.
Hizmette yeni ufuklar...
Prof. Dr. M.
Es’ad Coşan Hocaefendi, herkesin bildiği gibi bir “şeyh”ti, tarikat önderiydi,
köklü bir geleneğin günümüzdeki temsilcisiydi. Fakat “referans”ı Kur’an ve
Sünnet’ti, çünkü bizzat o “gelenek” bunu gerektiriyordu. Hocası Mehmed Zahid
Kotku Hazretleri’nin, Nakşibendiye’nin büyüklerinden Abdülhalik-i Gücdüvani’nin
nasihatlerini vefatından önce kendisine bir levha şeklinde hazırlattığını ve
ilaveler yaptırdığını, böylece o nasihatleri kendi vasiyetnamesi haline
getirdiğini anlatır.
O
nasihatlerden birisi “zahiri (fıkhı) de, batını (tasavvuf) da Kur’an’da
aramak”tır. Bu nedenle merhum Hocaefendi vefat anına kadar sohbetlerini
Ramuzü’l-Ehadis adlı hadis kitabının açıklaması şeklinde yapmıştır. Son
yıllarında buna ek olarak haftada bir Kur’an tefsiri dersi yapmaktaydı. Bu
derslerin yayınlandığı AKRA FM bir anlamda onun diliydi. Amaçla-rından
birisi, çok iyi yetişmiş bir alimler zümresi oluşturmaktı. Bunun için 1980’li
yılların sonlarında Hakyol Vakfı bünyesinde İstanbul’da Hadis Enstitüsü,
Ankara’da da Fıkıh Enstitüsü kurdurmuştu. Bu müesseseler lisans sonrası
seviyedeydi ve bir amacı da doktora yapan öğrencilerin maddi ve manevi bakımdan
teşvik edilmesi ve desteklenmesiydi.
17 Ağustos
1999’da yaşanan deprem sonrasında yaptığı çalışmalarla bütün kamuoyunun
dikkatini üzerine çeken Hakyol Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı’nın
faaliyetlerinin kapsamını yetersiz bulan Hocaefendi, ayrıca bir de İlim Kültür
ve Sanat Vakfı (İLKSAV) kurdurmuştu. Gerek Hakyol Vakfı, gerekse İLKSAV, ülke
genelindeki pek çok tarihi eseri restore ederek kullanılır hale getirmiştir.
Bunu da yeterli görmeyen Hocaefendi, talebelerinin kendi yörelerinde dernekler
kurarak çevreyi, tarihi mirası ve kültürel varlıkları koruma çalışmaları
yapmalarını istemiştir. Böylece ülke genelinde -00’e yakın “çevre-tarih ve
kültüri”ve “evre-ahlak ve kültür derneği”meydana getirilmiş ve bunlar birçok
faaliyetin altına imza atmışlardır.
‘Kolonizatör Türk şeyhi’
Ord. Prof.
Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı makalesinden
esinlenerekona, “Kolonizatör Türk Şeyhi” demek belki mümkündür. Çünkü
Avustralya’dan İsveç’e kadar dünyanın pekçok yerindeki Türk göçmenlerin kendi
kültürlerini koruyarak ekonomik bakımdan güçlenmeleri için çaba göstermiştir. Yurtdışında
birçok cami ve kültür merkezi kurdurmuş, bunların bazılarının açılışında bizzat
bulunmuştur.
Michel
Foucault’nun “bilginin güce dönüştürülmesi” tezinden hareketle oryantalizmin
aslında emperyalizme hizmet ettiğini savunan Edward Said’in yazdıklarını
dikkate aldığımızda, Hocaefendi’nin ülkemiz insanına oryantalizmi tersine
çeviren bir vizyon kazandırmaya çalıştığını söylemek mümkündür. Öğrencilerine
mutlaka bir yabancı dil öğrenmelerini, herhangi bir kıtadan bir ülkeyi seçip
onun tarihini, kültürünü ve toplumsal yapısını tanımayı öğütlerdi. O ülkeye
gitmelerini, coğrafyasını ve insanlarını incelemelerini, hatta oradan
evlenmelerini söylerdi. İtiraf etmek gerekir ki, arasında su sorunu, PKK
meselesi ve Hatay ihtilafı bulunan, üstelik 400 yıla yakın bir süre yönettiği
bir Suriye hakkında bile bir tanecik olsun uzman yetiştire-memiş bir ülke için
Hocaefendi büyük düşünü-yordu. O, “yarınki Türkiye” için konuşuyordu; bir
anlamda bugünün değil, geleceğin insanıydı.
Onun
Avustralya’da yaşamaya başlamış olmasına şaşmamak gerekir. Çünkü o, “kendi
içine kapanmış” bugünkü Türkiye’ye sığmazdı. Sığmadı..
İslâm’da
mutasavvıfların hepsinin “bir meslek sahibi” olduğunu söyleyen Prof. Dr. M.
Es’ad Coşan Hocaefendi sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Mesela, okuyun Tezkiretül
Evliya’yı, ya attardır, ya kassabdır, ya nessacdır, dokumacıdır.. Çünkü, elinin
emeğiyle kazanmak sevap olduğundan çalışmışlardır. İslâm tasavvufunda böyle bir
kenara çekilip de, toplumdan kaçmak yoktur. Bazı zamanlar yapılan bir halvet
var; o da eğitim içindir. Hiçbir kimse üniversitenin son sınıfına gelmiş bir
öğrenci, tam proje devresinde evinden üç gün dışarı çıkmadı, projeyi
yetiştirmek için gece gündüz çalıştı diye onu suçlayamaz.”
Hocaefendi’nin
toplumsal faaliyetlere verdiği önemi anlamak için şu sözlerine bakmak
yeterlidir: “Dernekler ve cemiyetler, sosyal ictima araçlardır. Hatta
fabrikalardır diyebiliriz. ‘Bir milletin, bir topluluğun kuvvetli olması; bugün
sanayi bakımından gelişmiş olması, bilimde teknolojide ilerlemiş olması ile
mümkün olur’ deniliyor. Ve Batı’ya bakıldığı zaman veya Doğu’da Japonya’ya
bakıldığı zaman, onların en çok göze çarpan tarafı; işte fabrikası, aleti,
edevatı cihazı, uçağı, otomobili vs. gözönüne getiriliyor da, bu toplumların,
bu milletlerin sosyal yapısı üzerinde durulmuyor. O tarafını kimse düşünmüyor
ve o tarafının önemini anlamıyor.”
Es’ad Coşan
Hocaefendi’nin talebelerinden en genel anlamda şu üç şeyi yapmalarını
istediğini görüyoruz:
Toplumsal bakımdan faal olmak ve organize hale gelmek,
En son teknolojiyi kullanmak,
Her alanda en son bilgileri takip etmek, üretmek.
Hocaefendi’ye göre tasavvufun 9 esası
“Bana göre”
diyordu Hocaefendi, “bugün mutasavvıfları, ortalıkta dolaşan tasavvufi
bilgileri v tarikatları üçe ayırmak lazım: 1. Hakiki tasavvuf, tahkiki
tasavvuf, gerçek tasavvuf, İslâmi tasavvuf. 2. Taklidi tasavvuf. Yol doğru,
esas sağlam, fakat temsil
Hocaefendi
genel olarak tasavvuf yolunun dokuz esası bulunduğunu belirtir ve onları şöyle
sıralar:
1-Kur’an’a ve
Sünnete Bağlılık.
2-Niyetin
Halis Olması.
3-İtikadın
Doğru Olması.
4-Zikir.
5-Murakebe:
Bunu, “Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğunu ve seni gördüğünü, senin
Allah’ın huzurunda olduğunu hissetmen” diyerek açıklıyor.
6-Vukuf-i
Kalbi: “Vukuf-i kalbi demek, insanın gönlüne sahib olması demek, gönlüne
bakması demek, gönlüne hakim olması demek, gönlünü gözlemesi demek..”
7-Hıfz-ı
Nisbet: “Derviş mürşid-i kamile bağlanmışsa, o mürşid-i kamil Peygamber
Efendimiz’in vazifelendirdiği bir vekil ise, verese-i nebi ise, Peygamber
Efendimiz’in manevi varislerinden ise, sahih bir el ile vazife almış bir mürşid
ise; o zaman ona hürmet etmek lazım, onunla bağlılığı koparmamak lazım,
tarikatın silsilesine yapışmak lazım!..”
8-Rabıta-i
Muhabbet: “Sonra rabıta-i muhabbet.. Şeyhine muhabbetle bağlanması da bir
esastır. Muhabbet olacak! O olmazsa feyz olmaz, evliyalık olmaz.”
9-Sohbet-i
Şeyh: “Kitaplarda yazılan sonuncu şart, sohbet-i şeyh’tir. Şeyhin sohbetinden
feyz alır mürid.. Oturur, kalkar, gelir, gider, feyz alır, yetişir.”
Çağı ıskalamamak
“Tek
tek çok iyi yetişmemiz gerekiyor” diyordu bir sohbetinde, “Zaten tasavvuf bu!..
Tek tek iyi yetişeceğiz, her yönden iyi yetişeceğiz ve dünya piyasalarında
rekabete; kendi dalımızda dünya şampiyonluğuna oynayacağız. Kardeşlerimiz kendi
dalında dünyanın neresinde ne neşredilmişse, onu takib edebilmeli. Ve, kendi
mesleği için haftanın bir zamanını ayırsın, bir gününü ayırsın. Kitap, klasik
bilgileri verir. O klasik bilgiler eskimiştir, uzun zaman eleştirilmiştir,
konuşulmuştur, bu arada kitaba girecek birçok yeni konular ortaya çıkmıştır. En
yeni bilgiler, mesleki mecmualardır. Sonra, kendi mesleğinizden olan insanlarla
irtibatınız olması lazım!.. Velev, tamamen bizim fikrimizde olmasa bile..
çünkü, ilmin vatanı da yoktur, bir şahsa bağlılığı da yoktur. İlim ilimdir;
Alman’dan da alınır, İsveçli’den de alınır, Türkiye’deki bir başka şahıstan da
alınabilir. Senin gibi camiye gelmiyordur, senin gibi namaz kılan bir kimse
değildir ama, ilim adamı ise, onunla az çok bir iyi münasebet içinde olmaya
çalışma-mız lazımdır.”
Ve sözlerini
şöyle sürdürüyordu Hocaefendi: “bir de yapmak istediğiniz şeyi ‘en güzel
şekilde’ yapmaya çalışın ve kullandığınız araç ‘en güzel’ olsun!.. Bilgisayar
kullanmayı öğrenin!.. Çünkü, süratle arayıp bulma, tasnif etme imkanları
oluyor.. vs. Bunlardan istifade etmek için bir de yabancı dil gerekiyor.
Mutlaka çok güzel yabancı dil bileceksiniz!.. bir Müslüman olarak İslâm’ı
onlara anlatmamız bakımından da lazım, o bilgileri almamız için de lazım.. Her
ilmin kıymeti var ve herkes birtakım şeyleri en iyi tarzda yapmayı öğrenmeli.”
Bu çağın
insanıydı Hocaefendi, çağdaştı, fakat modernitenin ifade ettiği anlamda modern
değildi elbette. Bir konuşmasında bunu şöyle ifade etmiştir.
“Biz ne
an’anevi sayılırız, ne de modern sayılırız. Hayattı yaşarken İslâm’ın
emirlerini uygulamak istiyoruz. Modern çağda yaşıyoruz, bugünde yaşıyoruz; o
halde bugünün insanıyız. Bu hayatı yaşıyoruz, ama Müslümanız. O halde, bu
hayatı İslâm’a göre yaşamak için, neler yapmamız gerekiyorsa, onları yapmamız
lazım!.. Biz böyle hayattan kopup, eski çağlara gidip, tarihi bir grup olarak
yaşamayı da düşünemeyiz. Bugünün insanı olarak İslâm’dan kopup, İslâm’la hiç
ilgisi olmayan toplum olarak da yaşayamayız. Müslüman olduğumuz için İslâm’a
bağlıyız, yaşadığımız için de çağımıza bağlıyız. O halde bugünkü insan nasıl
yetişmesi gerekiyorsa, öyle yetişeceğiz, ama hayatımızı İslâm’a göre
yaşayacağız.”
Hangi tasavvuf?
Peki
hayatımızı İslâm’a göre nasıl yaşayacağız? “Birinci esasımız” diyor Hocaefendi,
“Kur’an-ı Kerim’e ve sünnet-i seniyyeye tebeiyyettir. Onun için tekkemizde
Hocamız’dan bize el olarak verilmiş ve adet olarak bırakılmış olduğu üzere
hadis kitabı okuruz. Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendimiz, kendisi
Ramuzül-Ehadis diye bir hadis mecmuası, kolleksiyonu tertiplemiş, onu okumaya
devam ediyoruz. Yani lafla sünnete uyuyoruz deyip de, hal ve gidiş itibariyle
sünnete aykırı bir çok bid’at işleyen insanlar gibi değiliz. Peygamber
Efendimiz’in hadis kitabını okuyoruz ve sünnet-i seniyyeye hayatımızı
uydurmaya, Efendimiz’in sünnetine göre yaşamaya gayret ediyoruz. Hangi hadis
kitabını okuyorsanız, hangi sünnet eserini takib etseniz, hepsi makbülümüzdür.”
Hocaefendi,
tasavvuf ile tarikat arasındaki ilişkiyi şu şekilde açıklar: “Şimdi millet
tarikat deyince bir ürküyor; tasavvuftan çok ürkmüyor. Çünkü tasavvuf
büyüklerini, hakikaten büyük insanlar olduklarını kültür tarihinden büyük
insanlar olduklarını kültür tarihinden okumuş. Mevlana da mutasavvıf.. Haa, o
zaman fena değil galiba tasavvuf.. Yunus Emre de mutasavvıf..
Ama tarikat
deyince, sanki tarikat tasavvuftan ayrı bir şeymiş gibi; ‘Tarikat mı, tarikatçı
mı?.. Allahaısmarladık! Diyor, kaçıyor. Görünmüyor ortalıkta.. Halbuki, Mevlana
da tarikatçı, Yunus Emre de tarikatçı, Eşrefoğlu Rumi de tarikatçı, Hacı
Bayram-ı Veli de tarikatçı, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de tarikatçı..
Tarikat ne demek?.. Yol demek.. Neyin yolu?.. İnsanın nefsini terbiye etmesinin
yolu, insanın Allah’ın sevgili kulu olmasının yolu demek.. Metod demek yani..
Ne var bunda?.. Sen tasavvufu istiyorsun, ama tarikatı istemiyorsun.. Gayeyi
istiyorsun, gayeye götüren yolu istemiyorsun.. İşi beğeniyorsun, metodu